بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

31 Aralık 2016 Cumartesi

Diyaloğun Mahiyeti




Aslında, “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” yeni ortaya çıkmadı, asırlardır bu zaten vardı. Asrı Saadet’te ve sonraki zamanlarda, Müslümanlar, Hıristiyanlarla, Yahudilerle iç içe yaşadılar. Biribirlerinden borç aldılar; borç verdiler. Ticari alış veriş yaptılar. Örneğin, Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde, bir Yahudiye borcu vardı; Hazret-i Ali’ye bunu ödemesini vasiyet etti. Bu tür, komşuluk ve diğer insani ilişkiler zamanımıza kadar devam etti.

Kimse kimsenin, yaşayışına, ibadetine karışmıyor; isteyen Kilisesine, isteyen Havrasına gidiyor rahat bir şekilde dinlerinin icablarını yerine getiriyordu. Bu zaten İslâm dininin de bir emriydi.

Ancak, günümüzdeki diyaloglar bu insani, sosyal boyut ile sınırlı kalmadı. Dini inançlara ve yaşayışlara da yansıtıldı. Üç din mensuplarının bir araya gelip “vahiy” “Tanrı” inancı gibi konularda teologlar seviyesinde görüşmeler yapmaları, Papazların, Hahamların iftar yemeğine çağırılmaları; Müslümanların, Kilisede onların Yortu ve Noel günlerine katılmaları bunun muşahhas örneklerindendir.


İftar, Müslümanlar için dini muhtevalı bir yemektir. Dolayısıyla İslam dininin emrettiği şekilde ve İslami ölçüler içinde yapılır. Hâl böyle olunca şu soruyu sormamız gerekir: İftar yemeğinde, papazın ne işi var. Yine, Yortu ve Noel Hıristiyanların bir ibadetidir. Kendi şartlarına göre yapılır. Aynı şekilde burada da Müslümanın ne işi var? Hıristiyanlara, papazlara yemek ziyafeti verilecekse, iftar yemeği dışında başka bir zamanda verilemez mi? Özellikle iftar yemeğine papazın çağırılmasından maksat nedir?

Diyalog için yer ve zaman mı bulunamıyor? Bir araya gelinecekse, dini günlerin ve mekanların dışında, belli bir zamanda ve mekanda buluşmak pek ala mümkün. Yemek mi yenecek, konuşma mı yapılacak burada yapılır. İşte farklı din mensupları arasında diyalog ve hoşgörü budur.

Son yıllarda gündeme getirilen, “Diyalog ve Hoşgörü” başka manada ele alınmaktadır. Hoşgörüden ziyade, üç dinin belli bir eksen etrafında toplanması, bir nevi dinlerin birleştirilmesi şeklinde algılanmaya başlandı. Bu, İslâm dinine, 14 asırlık tatbikata uymayan, işte bu anlayış şeklidir. Yoksa bildiğimiz klasik manada hoşgörüye hiçbir Müslüman karşı çıkmaz.

İşin başka garip bir yönü de şudur: Bugün bu üç din mensuplarının kendi dinlerinden başka dinleri reddettikleri bir gerçektir. Kabul etselerdi zaten o dinde olurlardı. Yani her din mensubuna göre, kendi dini doğru diğerleri batıldır, yanlıştır. Yani başka hak din yoktur. Batıl olan, peşinen reddettiğiniz bir şeyle nasıl diyalog yapacaksınız? Onu kabul ederseniz zaten kendi dininizi inkar etmiş oluyorsunuz. Buradan şu çıkıyor, diyalog dinlerarası değil, ancak din mensupları arasında yapılabilir. Bu da, çeşitli din mensupları arasındaki, siyasi, ekonomik, sosyal boyutlu ilişkilerdir. Bu tür diyaloglar; dün vardı, bugün de var, yarın da olacak, olması da lazım.




Dinler Arası Diyalog Tuzağı
Mehmet Oruç

Tamamını BURADAN okuyabilirsiniz.


29 Aralık 2016 Perşembe

Sûret



Bir de sûretin cisim şekline sokulanı ile resimlendirilmişi müsavidir. Birçoklarının zannettikleri gibi memnûiyet; cisim şekli verilene münhasır değildir.

Sûretin namaz üzerinde de tesiri vardır. Namaz kılanın karşısında, yahut sağında, yahut solunda, yahut üst tarafından bulunan sûretler namazına harama yakın bir kerâhat îrâs eder. Arkada veya yerde (secde edilecek yere gelmemek şartıyla) bulunanlarla, men edilmiş yerlerden birinde bulunduğu halde üzerleri bir şey ile örtülmüş bulunan sûretlerin namaza zararı olmaz.

Şurasını da söyleyelim ki; meskûkat (paralar) üzerinde bulunan yahut âzâsı seçilemeyecek derecede küçük olan sûretlerle, âzâsından bazısı eksik ama sûreti hakikat farz edince, o noksan ile yaşaması kâbil olmayacak derecede eksik olan sûretler muaftır.



Ancak;
"Kuyunun, duhuli memnu olan bir yerin etrafında dolaşan içine düşmek tehlikesine yaklaşmıştır."

fetvası üzere, arzettiğimiz şekillerle tahdid olunan müsaadeler, cevazlar birçok suistimaller ihtimaline maruz bulunduğundan son derece şayân-ı dikkattir.



Mes'eleler
(Hakkında Cevaplar)
Şeyhulislam Mustafa Sabri

Sebil Yayınevi




27 Aralık 2016 Salı

Hamama Peştemalsız Girmek



Hamamlara âçık-saçık peştemalsız girenlerle beraber girenler hakkında farklı görüşler ortaya konulmuştur: Şeyh Hattab Hazretleri bu durumda hamama girmek haramdır, derken, mutlaka yıkanma lüzumu varsa, soğuk su ile yıkanmaktan da korkuyorsa teyemmüm etmesi vâcibdir, diyerek görüşünü ortaya koymuştur. Şeyh Mevvak Hazretleri ise; başkasının peştemalsız girmesine bakmaz, kendisi utanç yerlerini örter ve kimsenin avret yerine bakmayarak, hamama girip yıkanabilir, bu durumda onun için bir sakınca yoktur, demiştir.

Şeyhime bu farklı görüşleri naklettiğimde buyurdu ki:

- Şeyh Hattab Hazretlerinin görüşü daha isabetlidir. Şeyh Mevvak Hazretlerinin görüşünde âfet vardır. Çünkü örtünenin, şer'in belirlediği ölçüde örtünmesi farzdır, başkasının avret yerine bakmaktan da kaçınmak lazımdır. Örtünmeden hamama girenler arasına örtülü olarak girmek mes'eleyi gayesine ulaştırmıyor.

Bu husustaki âfete gelince, günahlar ve ilâhi emirlere muhalef ancak karanlıkla beraber oluşur, bu karanlıkla cehennem karanlığı arasında birtakım bağlar vardır ki bu yüzden o kimseye cehennemden yana bir bedbahtlık meydana gelir. Hiç kimse bu hususu Allah meleklerinden daha iyi bilmez. Bir cemaat hamam kubbesi altında (örtünmedikleri için) günah üzere toplanır ve bu günah hepsinden meydana gelirse, karanlık o yeri olduğu gibi kaplar, melekler derhâl oradan uzaklaşır.

Melekler uzaklaşınca da şeytanlar ve onun askerleri gelir, o yeri doldururlar. Bu takdirde oradaki insanların imân nurları her taraftan şiddetle esen rüzgâr karşısında bulunan çıra gibi olur. Bazen yandan, bazen alttan, bazen de üstten esen rüzgârı görünce artık çıra söndü ve parçalanıp gitti, dersin.

Bundan dolayıdır ki günahlar küfrün delili ve kılavuzu sayılmıştır. Böyle günahlardan Allah'a sığınırız.

26 Aralık 2016 Pazartesi

Sigara İçmek



Tütün içmek, bedene zarar yerdiği için haramdır. Hem bunu kullananlar zevkine dalarken onları Allah'a ibâdetten alıkoymakta ve Allah ile aralarındaki bağı koparmaktadır. Ayrıca biz bir şey hakkında helâl midir, haram mıdır? şeklinde şüpheye düşer ve o konuda Resûlüllah (S.A.V.) Efendimizden "bir nass (açık bir hüküm) bulamazsak, o zaman Allah'ın velî kullarının divan ehline bakarız. Çünkü bunlar belli sayıda daire ehlidirler.

Şüpheli gördüğümüz şeyi kendi aralarında alıp veriyorlarsa, o takdirde o şeyin helâl olduğunu anlarız. Verip almadıklarını ve ondan uzak duruyorlarsa, o takdirde o şeyin haram olduğunu anlarız. Eğer divan ehlinden bir kısmı o şeyi verip alıyor ve ondan uzak durmuyor, bir kısmı da verip almıyor, aynı zamanda ondan uzak duruyorsa, o takdirde çoğunluğu meydana getiren tarafa bakarız.. Çünkü hak ekseriyetle beraberdir.

25 Aralık 2016 Pazar

Ahlaksızlığın Bulaşması




Sehl b. Sâd (r.a.) demiştir ki: "Peygamber Aleyhis-Selâm Tebuk Seferi'ne giderken, Salih Peygamberin gönderildiği Semud Halkının yok olduğu "Hıcr" denilen yerde konakladı. Halk da o mahallin kuyularından su ihtiyaçlarını giderdiler. Peygamber Aleyhis-Selâm çok geçmeden hareket edip, hırkasını yüzüne örttü, binitini hızlıca sürmeye başladı ve ashabına hitaben: "Kendilerine zulmeden insanların eğleştiği yerde eğleşmeyiniz ki onlara dokunan azab, size de dokunmasın. Ancak ağlar olduğunuz halde eğleşebilir ve bu viraneleri dolaşabilirsiniz! Buradan aldığınız sulardan içmeyiniz! Bu sular ile abdest almayınız! Eğer bu sular ile hamur yoğurdu (veya çorba yaptı) iseniz, develerinize veriniz, asla ondan bir şey yemeyiniz!" buyurdu.


* Yine bir defasında Peygamber Aleyhi Selâm Hac sırasında Müzdelife'den Mina'ya giden hacıların Muhassir Vâdisi'nden geçerken, hızlıca yürüyüp geçmelerini emretmiştir. Çünkü Kabe'yi yıkmak için Yemen'den gelen Ebrehe Komutasındaki Fil Ordusu, Yüce Allah tarafından bu vadide helak edilmiştir.

* Abdullah el-Amirî(r.a.) de, bu konuda şöyle anlatır: "Biz, Bâbil Halkının zelzele ile helak olduğu yere uğradığımızda, o mıntıkayı geçinceye kadar, Hz. Ali burada namaz kıldırmadı. Sebebi sorulduğunda: "Zira burası lanete uğramış bir yerdir" dedi.

* İşte böyle mazisi kötü yerlerden geçerken bile, oralardan çabucak geçmek, eğleşmemek, hatta suyundan içmemek gibi tavsiyelerde bulunulmuştur. Çünkü böyle yerlerde çok kalan, suyundan içip havasını teneffüs eden kimselerin aynı hastalığa yakalanmaları ve onların kötü ahlaklarının bunlara sirayet etmesi ihtimâli vardır. Onların mübtelâ oldukları belâ ve hastalıkların binlerce yıl sonra oradan geçenlere bulaşabilmesi ihtimâli de mevcuttur.



Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi


24 Aralık 2016 Cumartesi

Dervişin Padişaha Nasihati




Bir derviş, halktan uzaklaşıp bir kır köşesinde inzivaya çekilmişti. Ansızın olduğu yere bir padişahın yolu düştü ve padişah dervişi gördü. Derviş murakabe halindeydi, murakabeden başını kaldırmadı, padişah ve beraberindekilere hiç aldırış etmedi. Padişahın gönlü buna incindi, beraberindekilere dedi ki:
- Bu hırka giyiciler, yani dervişler insanın miktarından anlamazlar, padişah ile dilenciyi bir görürler.
Vezir, padişahın bu sözlerini işitince dedi ki:
- Ey derviş! Yeryüzünün padişahı sana uğradı, niçin saygı göstermeyip hizmetinde kusur edersin!?
Derviş, vezire dedi ki:
- Padişaha şöyle de: "Ey padişah! Senden menfaati olan kimseden hizmet bekle." Ey vezir! Halk padişaha uymak için yoktur, bilakis padişah halkı koruyup gözetmek için vardır.

Her ne kadar halkın huzuru padişahın devletiyle olsa da padişah halkın bekçisidir.
Koyun, çoban için yoktur. Çobanın varolma sebebi koyundur.
Dünyada bugün birini muradına ermiş, bir başkasını da dert ve sıkıntıdan paralanmış görürsün.
Toprak beynini çürütüp yiyene dek birkaç gün sabreyle.
Allah'ın yazılmış kaderi önlerine gelince padişahlık ve kölelik farkı ortadan kalktı.
Bir kimse bir ölünün mezarını açsa zengini fakirden ayıramaz.

Padişah, dervişin sözünün tesiri altında kaldı ve huzuruna çağırtarak:
- Benden bir şey iste, dedi. Derviş:
- Bir daha beni meşgul etmemeni istiyorum, dedi.
Padişah:
- Bana bir nasihat et, dedi.
Derviş dedi ki:
Elinde devletin varken, yani gücün yetiyorken ahiret hazırlıklarına başla. Çünkü bu güç ve kudret elden ele geçer; senden önce olanların elinde kalmadığı gibi senin elinde de kalmaz.



Gülistan'dan Seçmeler

Hazırlayan: Ozan Yılmaz
Hasbahçe


Küçük Günahlar, Büyük Günahlar



NECMUL'L-GUZZİ EŞ-ŞAFİ'İ:

Tütün sonradan ortaya çıktı. Onun ortaya çıkışı, Hicri 1015 senesidir. Tütün içen onun sarhoşluk vermediğini iddia etse bile o uyuşturucudur.

"Rasülullah (S.A.V.) her sarhoşluk vereni ve uyuşturucu olanı kullanmayı yasakladı." hadisi şerifine göre tütün haramdır. Tütünü bir defa kullanmak büyük günah olmasa bile devamlı kullanmak büyük günahlardan sayılır.


Bazı alimler, küçük günahlar aşağıda sayacağımız beş şeyden biri ile büyük günah haline gelir, demektedirler.

1 - Küçük günahlar üzerinde ısrar edilirse onu büyük günah haline getirir.

2 - Küçük günahlara lakayd kalmak, ehemmiyet vermemek, hafife almak.

3 - Küçük günahı, büyük günaha kıyas ederek ferahlanmak sevinmek.

4 - İşlemiş olduğu küçük günahla insanlar arasında iftihar etmek.

5 - Küçük günahın bir alimden, kendisine uyulan bir rehber kimse tarafından işlenmesi de büyük günah olması gerektiren bir durumdur.




Sigara Risalesi

Sigara içenlerin tamamını BURADAN okumalarını şiddetle tavsiye ederim.





22 Aralık 2016 Perşembe

Hür Müsün? Köle Mi?





Hürrüsün kat'-ı ümîd eylediğin eşyânın
Hangi şey ki ona tâmi' olasın bendesisin.


Ey mürid, umut kestiğin şeyden hürsün, ümit beslediğin şeyin kölesisin.





Hikem-i Atâiyye Şerhi
Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap





21 Aralık 2016 Çarşamba

Muhafaza



Tevbe Suresi 112. Ayet




Rûhu'l Beyan Tefsiri
İsmail Hakkı Bursevi



20 Aralık 2016 Salı

Göz Değmesi



Gözü değen kimse iyi bir şey gördüğü zaman; "Mâşâallâh! Kuvvet ve kudret ancak Allah'ındır. Allâhım mübarek eyle, bereketli kıl" diye duâ etmelidir.




Gözü Değen Kimsenin Abdest Alması ve Bu Su İle Kendisine Göz Değen Kimsenin Gusletmesi Veya Üzerine Dökülmesi:
Bu işlem tıpkı, yılan akrep sokmasında bunların zehirine karşı panzehir olarak, kendilerinin öldürülerek parçalanan etlerinin sokulan yere sarılması gibidir. Zira yılan ve akrebin etleri, zehirlerine karşı panzehirdir. Zehirini tesirsiz (nötr) hâle getirmektedir.


Nitekim Ebû Ümâme (r.a.) demiştir ki: "Babam Sehl İbni Huneyf, Harrar Mevkiinde gusletmek için elbisesini üzerinden çıkardığında, Amir İbni Rebîa ona bakıyordu. Babam Sehl ise cildi güzel ve beyaz tenli bir kimseydi, Amir İbni Rebîa, babam için: "Bugüne kadar, böyle taze ve beyaz tenli bir kimse görmedim" dedi. Bunun üzerine babam Sehl, ansızın orada hastalandı ve hastalığı arttı. Hemen Peygamber Aleyhis-Selâm'ın yanına gelindi ve Sehl'in hastalandığı haber verildi. Hastalığın şiddetinden yanınıza gelmesi mümkün değildir" denildi.

Peygamber Aleyhis-Selâm hemen Sehl'in yanına geldi. Sehl İbni Huneyf, Amir İbni Rebîa'nın kendisi için söylediklerini Rasulullah'a anlattı. Bunu duyan Peygamber Aleyhis-Selâm: "Sizden biriniz, kardeşinin ölümü kendisi için bir fayda sağlamadığı halde, niçin din kardeşini öldürmek ister? Allah mübarek eylesin, deseniz olmaz mı? Şüphesiz ki göz değmesi gerçektir. Sehl için abdest al!" buyurdu.

Amir İbni Rebîa hemen abdest aldı, sonra bu su Sehl'in üzerine dökülerek guslettirildi. Bunun üzerine Sehl, kendisine hiç bir şey olmamış gibi, Rasulullah (s.a.v.) ile birlikte yürüyüp gitti."




Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi



19 Aralık 2016 Pazartesi

Çok Mizahtan Kaçınmak



Çok şaka yapmaktan sakınmalıdır. Çünkü aşırı mizah, görünüşündeki hürmet hissini yok eder ve rezil rüsvay olmaya sebep olur. Yalan ve boş sözler ihtiva etmeyen latifeler yapmakta bir beis yoktur.

Bir adam yürümekten yorulunca Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'den kendisini bir deveye bindirmesini istedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

"Seni deve yavrusuna bindireyim." buyurdu. Adam, deve yavrusunu ne yapayım, dedi. Resûlullah (s.a.v.) latife ederek: "Her deve, bir devenin yavrusu değil midir?" buyurdular.



Şir'atü'l İslâm
İmamzâde Muhammed b. Ebû Bekir el-Buhârî

Fazilet Neşriyat



17 Aralık 2016 Cumartesi

Günahlar




İslam aleminde Cenab-ı Hak'tan başka hiçbir kimseye karşı günahın itirafı mecburiyeti olmadıktan başka günahı diğerine hikaye ve ifşa eylemek de ikinci bir günah olur ve hatta bu cihetle işlediği günahı ilan eden fâsıkın İslam hukukunda mevkii hayli düşüktür. Günah bizce ne kadar gizli tutulursa, o kadar affı kolaydır. Suçlu olmak üzere tanınan adamlarda, izzet-i nefs ve insani haysiyet kalmayacağı ve bu sûretle itham edilenlerden cemiyet için bir hayır beklenemeyeceği cihetle bu fikir pek yüksek ve tabiidir.



Mes'eleler
(Hakkında Cevaplar)
Şeyhulislam Mustafa Sabri

Sebil Yayınevi





Göz Sağlığı



Gözlerinin sağlıklı kalmasını isteyen kimseler, aşırı sıcak ve aşırı soğuktan, şiddetli rüzgardan, toz ve dumandan, çok ağlamaktan, devamlı yazı yazmaktan, bilhassa ince yazıdan sakınmaları lâzımdır. Ancak az bakılacak veya az yazılacak olursa, gözler için faydalıdır.

Parlak cisimlere, güneşe, siyah ve beyaz şeylere de çok bakmaktan sakınmak lâzımdır. Gözler için en faydalı renk, yeşil renktir. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm; en çok yeşil rengi severdi.



Çünkü yeşil, kâinatın tabiî rengidir Ara-sıra gözün görme duyusunu kuvvetlendirmek ve göz sağlığını korumak için Isfehan Sürmesi (antimun) gibi maddeler tatbik etmelidir.

(Sürme ile ilgili yazıyı okumak için BURAYA bakabilirsiniz.)


* Zaman zaman gözleri soğuk su ile yıkamakta göz sağlığı için gayet faydalıdır. Nitekim Peygamber Aleyhis-Selâm: "Abdest aldığınız zaman, gözlerinize abdest suyundan içiriniz! Ellerinizin ıslaklığını da silkmeyiniz..." buyurmuştur.

* Karanlık yerde oturmak, ışıksız kalmak gözler için zararlıdır. Nitekim Hz. Aişe validemiz: "Peygamber Aleyhis-Selâm, kandil yakılmadıkça karanlık evde oturmazdı" demiştir.


16 Aralık 2016 Cuma

Lanet Etmekten Sakınmak





Allâhü Teâlâ'nın yarattığı hiçbir şeye lanet etmez. Lanet etmeye alışmamalıdır. Zira mümine lanet etmek, onu öldürmek gibi günahtır. Çok lanet eden kimse, mahşer gününde müminlere şefaatçi ve şahit olamaz.

Çoğu kez lanet, lanet eden kişiye geri döner. İnsan, çoğu kez malından bir şeye lanet eder de, lanet ettiği şeyin bereketi kalmaz.

Günah işleyene lanet etmemelidir. Zina ve şarap içmek gibi had cezası icap eden şeyleri yapana da lanet etmez. Bilakis onlar için Allâhü Teâlâ'ya, istiğfar eder.



İslâm Ahlâkı Ve Âdâbı
Şir'atü'l İslâm

İmamzâde Muhammed b. Ebû Bekir el-Buhârî

Fazilet Neşriyat


15 Aralık 2016 Perşembe

Günahların Affı




Hz. Süfyan-ı Sevri rahmetullahi aleyh buyurdu ki:
Şehvete bağlı günahların affı ümit edilir.
Kibirden ileri gelen günahların affı ümit edilmez.

Çünkü, Âdem aleyhisselam'ın zellesinin kaynağı şehvet, (Havva validemizin sözüne uymak) Şeytan'ın Allah'a isyanının kaynağı ise kibirdir.



Münebbihât (Cennet Yolunun İşaretleri)
İbn-i Hacer-i Askalânî

Yâsin Yayınevi



14 Aralık 2016 Çarşamba

Peygamberimizin (S.a.v.) Duaları




"Allah'ım! Bana sevgini ve kendileriyle Sana yaklaşacağım kimselerin sevgisini ver. Allah'ım! Bana lütfettiğin şeyleri, Senin sevdiğin şeyleri yapmam için beni güçlü kıl. Allah'ım! Sevdiğim şeylerden beni mahrum ettiğin vakit, sevdiğin şeyleri yapmam için bana fırsat ver."




Tergib Ve Terhib
Hadislerle İslam

Telif: İmam Hafız El-Münziri

Huzur Yayınevi




Cennet Ni'metleri




Cennetteki bütün ni'metler ve çeşitli meyveler, dünyadaki hiçbir ni'met ve meyveye benzemez. Eğer Cennetteki ni'metlerin isimlerini, meyvelerini, nurlarının miktarını hakikatte bulunduğu hal üzere çıkarsam, insanlar onlara delâlet eden hiçbir kelimeyi anlayamazlar. Ama Cenâb-ı Hak kendi fazl-u keremiyle onları, dünyadakiler anlasın ve ısınsın diye bazı isimlerle isimlendirdi.

Böylece dünyada insanlar kendi aralarında bunlardan söz ederken anlaşabilsinler diye birtakım benzetmeler yapıldı. Oradaki meyvelerden söz edildi tâki anlaşılması kolay olsun diye. Çünkü mâna yönünde yapılan benzetmeler ve isimlendirmeler çok farklıdır, yani dünya ni'metleriyle cennet ni'metleri mâna ve hakikat yönünden çok farklıdırlar, benzetme yapılamaz. Bu neye benzer, bilir misiniz?

Bizimle çocuklarımız arasında onların akıllarına ve küçüklüklerine nisbetle yapılan konuşmalara benzer. Meselâ daha yeni konuşmaya başlayan çocuğun anlayışına göre ekmeğe beb, suya bub dediğimiz gibi.

Biz meselâ işitiyoruz ki cennette üzüm vardır, onu dünya üzümü gibi sanıyoruz. Ama Firdevs cennetindeki üzümden bir dane çıkarılsa da onun altındaki cennet ehline gösterilse, onun nuruyla meşgul olup kendi cennetlerini unutmaya başlarlar. Ondan sonra gelen cennetten bir dane üzüm çıkarılıp onu takip eden cennet ehline gösterilse, ikinci cennet ehline vâki olan hal üçüncü cennet ehline de vâki olur.

Böylece yedi göklere ve yedi kat yerlere sıra ile gösterilse aynı hal meydana gelir. Evet o ni'metlerden biri çıkarılsa (madde âlemine getirilse) güneşin, ay'ın ve yıldızların ışığı kararır, sadece o ni'metin nuru kalır. Allah daha iyisini bilir.



El İbrîz
Eş-Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri

Demir Kitabevi


Kitaptan diğer paylaşımları okumak için TIKLAYIN


13 Aralık 2016 Salı

Kiliseye Ta'zîm Ve Hristiyanların Ayinlerine Katılanlar




Mescid Yapmakla Kâfir Müslüman Olur mu?

Mescid (veya bir hayır kurumu) bina etmekle kâfir kişi, Müslüman olmaz. Ona hürmet etse bile... Tâ ki şehâdet kelimelerini getirmedikçe Müslüman olamaz.




Kiliseye Ta'zîm?

Müslüman bunun hilâfınadır. (Müslüman kişi, kilise inşâ etse, kilise imar etse, kilisenin ihtiyaçlarını giderse) veya kiliseye tazimde bulunsa; gerçekten o Müslüman kâfir olur. Çünkü küfür, sadece niyetle hâsıl olur. Müslümanlık ise ancak şehâdet kelimelerini telaffuz etmekle (dil ile söylemekle) hâsıl olur.



Hristiyanların Ayinlerine Katılanlar?

Bu fakir der ki:

Kaadir olan Allâhü Teâlâ hazretleri, ona iyiliğini versin (Fethül-Karib’in sahibine müsamaha ve hoşgörüyle davransın), ondan bilindi ki, Rum diyarında (Anadolu'da) bazı Kıbtiler (çingeneler) İslâmiyetlerini izhâr ediyorlar ve onların güzel bir şekilde muhlislerin namazları gibi namaz kıldıkları ve ihlas ehlinin oruçları gibi oruç tuttuklarını görüyoruz. Sonra bu kişiler, Hıristiyanların mevsimlerinde (merasim ve ayinleri döneminde) Kiliselerine giriyorlar. Onlar gerçekten bu davranışlarıyla mürted oluyorlar (dinden çıkıyorlar). Onların ölülerinin üzerine namaz kılmak sahih ve doğru olmaz; eğer onlar bu halleri üzerinde vefat ederlerse... Çünkü onların Kiliselere tazim ettiklerin­de şüphe yoktur. Ve onların Hıristiyanların belirli günlerinde ve gece­lerinde fiilleriyle Hıristiyanlara katılıp onlara muvafık davrandıkların­da da asla şüphe yoktur. Bundan dolayı onların küfürleri hakkında asla şüphe etmeyiz. Onların şehâdet kelimesini getirmeleri âdetleri gereğidir. Onların âdetleri gereği şehâdet kelimesini getirmeleri (ve hatta namaz kılmaları ve oruç tutmaları gibi) hiçbir şey, onların itikadlarında kendilerine fayda vermez.



Bu devrin âlimleri, (hoşgörü yaklaşımıyla) Hıristiyanların kilise­lerine ta'zîm eden, Hıristiyanların belirli gün ve gecelerindeki mera­sim ve ayinlerinde kiliselere giden Müslümanların küfürleri hakkında cehaletlerinden dolayı susmaktadırlar. Bundan Allâhü Teâlâ hazretlerine sığınırız.



Rûhu'l Beyan Tefsiri
İsmail Hakkı Bursevi



11 Aralık 2016 Pazar

Kadın Ve Namaz





"Kadının odasında kılmış olduğu namaz, salonunda kıldığı namazdan daha hayırlıdır. Salonunda kıldığı namaz da, evinin avlusunda kıldığı namazdan daha hayırlıdır. Avlusunda kıldığı namaz ise, mahalle camiinde kıldığı namazdan daha hayırlıdır."

***

"Kadın, insanın ar ve namusudur. Evinden dışarı çıktığında şeytan ona yaklaşır. Kadının Allah'a en yakın olduğu yer evidir."



Rasulullah (s.a.v.)






Tergib Ve Terhib
İmam Hafız El-Münzirî

Huzur Yayınevi







10 Aralık 2016 Cumartesi

Namaz


Belgrad Ormanı


"Emin olmayanın imanı, abdesti olmayanın namazı, namaz kılmayanın da dini yoktur. Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir."





İmam Hafız El-Münzirî
Huzur Yayınevi


8 Aralık 2016 Perşembe

Daha İyi Keser





İki âlemde tasarruf ehlidir rûh-i velî
Deme ki bu mürdedir bundan nice dermân ola
Rûh şemşîr-i Hudâ’dır, ten gılâf olmuş ana
Dahi a‘lâ kâr ider bir tiğ kim uryân ola.

(Lâ edrî)





Mürde: ölü, ölmüş
nice dermân ola: nasıl gücü-kuvveti, takati olur?
şemşîr: kılıç
Hudâ: Allah
gılâf: kılıf, kın
a‘lâ kâr ider: daha iyi keser
tiğ: kılıç
uryân: çıplak.




7 Aralık 2016 Çarşamba

Dünya Ve Ahiret




Âhiret dünyanın tam aksine, yani tersinedir: Dünyada iken bir şahıs bembeyaz güzel ve süslü bir elbise giyecek olsa, kirleninceye kadar o hep öyle kalır. Âhirette ise, elbiselerin kiri zatlarından gelmektedir.

Bir an farzedelim ki kâfirlerin ruhu orada son derece beyaz güzel elbiselerden birini giyiyor, derhal kömür gibi simsiyah olur.

Dünyada bizi kuşatan hava, âhirette tam tersine döner. Yani dünyada güneş ve diğer aydınlatıcı nesneler hem mü'minleri, hem kâfirleri aydınlatır. Âhirette ise, zatların kendi durumları onlara galib gelir, hâkim bir üstünlük sağlar: Mü'minlerin zatları ışık verir, aydınlatır, akıllara durgunluk verecek biçimde mü'minlerin nurlarından elbiseler zatlarına giydirilir. Kâfirlerin zatlarına gelince, onlar kendilerini kirletip siyahlaştırırlar, o kadar ki kömür gibi olurlar.

Özetleyecek olursak:

Âhirette, bâtınî hususların hükümleri ortaya çıkar ve üstünlük sağlar. Çünkü bâtınî hususların hükmü hak ve hakikatin tâ kendisidir; âhiret de hak yurttur.

Şeyhim bu mâna çerçevesi içinde bana şunu da anlattı:

Âhiretteki terleme de zatlara göre değişik hal alır, kimi bulunduğu yerde yarısına kadar ter içinde kalırken, aynı yerdeki bir başkası dizlerine kadar ter içinde kalır. Halbuki bunların bulunduğu yer dümdüzdür. Dünyada düz bir arazideki suda duran üç kişiyi düşünün, aralarında böyle farklı bir durum olmaz, yani hepsi de aynı seviyede suya batmış olurlar. Çünkü onların dünyada iken bâtınları (iç âlemleri) çok farklı idi, bu farklılığın hükmü âhirette ortaya çıkmış oldu. Çünkü âhiret sadece hak ve hakikâtin ortaya çıktığı bir yurttur.




El İbrîz
Eş-Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri

Demir Kitabevi


Kitaptan diğer paylaşımları okumak için TIKLAYIN

Anekdot




Avrupa Hıristiyanları, Papa'nın kışkırtması ile bir araya gelip, Osmanlı topraklarına saldırınca, Kanuni Sultan Süleyman Han ordusuyla sefere çıktı.

Ordu, ağır ağır hedefe doğru ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava çok sıcaktı. Asker susuzluktan kıvranıyordu.

Çok güzel üzümleri bulunan bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopardı. Yiyerek biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına, yediği üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti.

Çok geçmeden mola verildi. Bu esnada, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiği görüldü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni'nin huzuruna götürdüler. Kanuni sordu:”Nedir bu halin, kan-ter içinde kalmışsın? Bir şikayetin mi var?” Köylü, “ Ben şikayet için değil, tebrik etmek için geldim. Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir çıkı gördüm. İçini açtığımda, para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki, koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez. Sizi tebrik ederim!”

Aynı ordu, Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı. Bir manastırın yakınında bir çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, manastırdaki birkaç rahibe, askerlere yardım etmek için çeşmenin başına geldi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, kadınlara yan gözle bile bakmadılar.

Bu durumu uzaktan ibretle seyreden, Başrahib, hemen eline kağıt-kalem alıp, haçlı kumandanına şunları yazdı:” Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bunlar kadına-kıza, mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, dinlerini yaymaya çalışıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Ey Haçlı kumandanları! Siz “Onlardaki bu ahlakı bozmadan, ortadan kaldırmadan” onlarla mücadele ederseniz, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!..”

Sakın, diyalog, hoşgörü, dini yeniden yorumlama çalışmalarında, burada bahsedilen “ahlakı” ortadan kaldırma gayretleri olmasın!..




Mehmet Oruç



5 Aralık 2016 Pazartesi

Halâya Giriş Sırasında Okunacak Dua




Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) hacetini gidermek için halâya gireceği zaman: "Allâhumme, innî eûzu bike mine'l-hubusi ve'l-habâis." (= Yâ Allah, ben bütün habislerden ve habîselerden Sana sığınırım)" duasını söylerdi.



Not: Bu iki lafızla gelen duâ, cevâmi'u'l-kelim olan sözlerdendir. Bu iki kelime birçok ma'nâya geliyor: "Hubus", şeytânların erkekleri, "Habâis"de dişileridir, demişlerdir. Keza "Habâis", mutlak olarak şeytânlar, ma'siyetler, kötü fiiller, düşük hasletler; "Hubus" da küfür, fucûr, isyan ve mutlak şerr manalarına gelir.




Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken




4 Aralık 2016 Pazar

Âmin




"Sizlerden biri Âmin dediği zaman melekler de semada (Âmîn deseler de) her ikisi birbirine denk düşerse, o kimsenin geçmiş günâhları mağfiret edilir"



İmam Hafız El-Münzirî

Huzur Yayınevi



3 Aralık 2016 Cumartesi

Çanakkale Ruhu





Artık; sadece masa başında bir kaç kişinin kaleme aldığı ya­zılı tarihi anlatarak, gençlerimizi tarihi konularla motive ederek millî birlik ve beraberlik ruhunu harekete geçiremeyeceğimiz an­laşılmalıdır. 3 Kasım 1914 ile 9 Ocak 1916 arasında 14 ay 6 gün süre ile bu şehitler tarlasında yaşanan bir gerçek vardır. Komu­tanlar, ne kadar zeki olursa olsun, ne kadar savaş planı yapabili­yor, ne kadar isabetli kararlar ve emirler verebiliyor, ne kadar cesur sevk ve idare edebiliyor olsalar da, o teoriyi pratiğe geçiren­ler yine Mehmetçiklerdir. Yani bizzat o emirleri yaşayanlardır.

Çanakkale Muharebesi; sadece bir zafer değil, aynı zamanda teknik imkân ve maddi gücüne güvenen, dünyanın en gururlu ve kibirli milletlerine çok önemli bir ders olmuştur. Manevi gücün; yani inancın, özgüvenin, ortak değerlere bağlılığın, Millî ve Dini mefkûrelerin, teknik ve maddi güce, çelik ve ateşe galip gelebileceğinin en açık ispatı olmuştur.

Çanakkale Zaferi, sadece kuru bir toprak kavgası değildir. Çanakkale Ruhu'nun da, bu kuru kavgayı başarıya götüren bir ortak manevi güç olmadığı gibi. Çanakkale Zaferini ve Çanak­kale Ruhu'nu iyi anlayabilmek için; 1710 yılında İngiltere'den İstanbul'a gelen ve 1723 yılında Londra'ya dönerken arkasında bu gün bile hala yanan büyük bir fitne ateşini tutuşturan ajan-misyoner "Hampher'in" hatıralarını mutlaka bilmek gerekir.

Fransızların büyük lideri Napolyon'un İstanbul ile ilgili vasiyet gibi şu; İstanbul bir anahtardır, İstanbul'a egemen olan, dünyaya hükmedecektir. Eğer Rusya Çanakkale Boğazını ele geçi­recek olursa. Tulan, Napoli ve Korfu kapılarına dayanmış olacak­tır!..” sözlerini de, daima hatırlamak ve iyi tahlil etmek gerekir.

Bu arada; Avrupa'nın tarih babası Arnold Toynbee'in, “..Şayet tarih sahnesinden Osmanlı'yı çekip alırsanız, geriye ne kalır? ...Tarih sahnesinde Osmanlı olmasaydı, bugün Kuzey Afrika, Balkanlar, Kafkasların batısı, Anadolu ve tabii Kudüs ile Konstantinopolis Hıristiyan ülkesi olacaktı! Ortadoğu ise, İslami­yet adacıkları halinde azınlık dini olarak kalacaktı! ..” diye de­vam eden söz ve görüşleri de, yabana atılacak sözler değildir.

Hele hele 1999 Yılının 24 Aralığı'nda Vatikan'daki balkondan 2 milyon insana hitaben Papa II. Jean Paul'un yaptığı ve dik­katlerimizden kaçırdığımız konuşmasındaki;

“…Birinci bin yılda (o-999) bütün Avrupa'yı Hıristiyanlaştırdık! İkinci bin yılda da, (1000-1999) Afrika ve Amerika kıtaları­nı Hıristiyanlığa kavuşturduk! Üçüncü bin yılda ise bütün Asya kıtasını Hıristiyan yaparak dünyanın ebedi kurtuluşunu sağlayacağız! Sayın devlet adamları, iş adamları ve Hıristiyan aydın­larımız dünyanın kurtuluşunu temin edebilmemiz için kilisemi­ze yardımcı olunuz.”


Bu bir kaç cümlenin içinden sanki ikinci Çanakkale Harbi biz­lere açıkça el sallamakta değil midir?

Fransız Prof. Pierra'nın “Hiçbir zaman böyle bir at da savaşta olmadı" diye izaha çalıştığı bilimsel ifadesini hasıraltı ederek, ço­cuklarımızın beyinlerinde Truva Atı'nı adeta millî bir kunt gibi resimleştirdik! Ama daha 95 sene önce aynı bölgede yazılan millî destanımız "Çanakkale Zaferimizi" ancak törenden törene ha­tırladık birkaç cümle, bir kaç şiir ile.

Onu da; hamaset kokan birkaç dostluk ilişkisinin gölgesine iteleyerek, bu aziz vatanın, bu şanlı bayrağın maliyetini kaçırdık hep gözlerden. Şehidlerimizin aziz kanlarıyla yıkayıp paklayarak cennet bahçesine çevirdiği Gelibolu Yarımadası'nı "Barış Parkı” olarak isimlendirmeye bile kalkıştık!

Gençlerimiz için millî bir motivasyon kaynağımız olan ve dünyanın takdir ettiği, yaşanarak yazılmış bir destanı, orasından burasından çekiştirerek, sulandırıp manevi enerjisini üzerinden almaya çalıştık bu şanlı zaferin. Yunanlıların hayali kahramanı, Arşil’in atı Pegasus'u uçurduk da, 276 kg'lık mermiyi sırtında ta­şıyan ve beş basamakta merdiven çıkaran Seyit Onbaşı'nın “Lâ-havle vela kuvvete...” demesine izin vermedik, işin manevi cephe­si ortaya çıkmasın diye.


Salim Dağ (araştırmacı yazar)




Osmanlı'nın Son Kilidi Çanakkale 2
Editörler: Harun Tuncer – Ahmet Temiz

Çamlıca Basım


2 Aralık 2016 Cuma

İtaat



Kadın kocasının meşru olan isteklerine itaat etmek zorundadır. Yoksa meşru olmayan, dinen yasak ve günah olan işlerde kocasının isteğine uymak zorunda değildir. Çünkü Allah'a isyan olan yerde kula itaat edilmez.

Erkek, karısının ibadetine müdahale edemez. Örtünmesine mâni olamaz. Karısını erkeklerle dans ettiremez. Kadın ko­casının böyle isteklerine itaat etmez. Kadın kocasına meşru olan, dînen yasaklanmayan hususlarda itaat eder. Kadının ko­casına karşı itaatkâr davranmasının sebebi, kadın ile kocanın arasındaki sevgi ve muhabbetin sağlanması ve devam etme­sidir. Yoksa kadının zelil ve sefil bir duruma düşürülmesi de­ğildir.



İslamda Kadın, Tesettür, İzdivaç
Hüseyin Suudi Erdoğan

Çile Yayınları


1 Aralık 2016 Perşembe

İbrahim El-Havvas İle Yahudi Hâdisesi



Bir Yahudi deniz yolculuğu sırasında devrin ünlü velîlerinden İbrahim El-Havvas Hazretleriyle tanıştı, böylece yolculuk müddetince arkadaş oldular, beraber yiyip içtiler. Bir ara yahudi ona şöyle bir teklifte bulundu:

— Eğer dininde doğru bir insan isen haydi seni göreyim şu denizin üzerinde yürü. Çünkü ben yürüyebiliyorum, dedi ve vakit kaybetmeden atlayıp deniz üzerinde bir güzelce yürüdü. Bunun üzerine İbrahim El-Havvas Hazretleri üzüldü ve şöyle demekten kendini alamadı:

— Vay yazıklar olsun, horluk ve aşağılık olsun bana, bir yahudi beni alt etti.

Dedikten sonra bütün himmetini toplayarak kendini denize attı. Azîz ve Celîl olan Allah ona yardımcı oldu da yahudinin yürüyebildiği gibi yürümeğe başladı.

Derken yolculuk bitti ve denizden karaya çıktılar. Yahudî, İbrahim El-Havvas Hazretlerine dedi ki:

— Efendi, seninle sohbette bulunmayı, sana arkadaş olmayı arzu ediyorum, ama bir şartla: İkimiz de mescide girmiyeceğiz. Çünkü ben cami ve mescidleri sevmem. Aynı zamanda havraya dâ girmiyeceğiz. Çünkü oraya girmeyi de sen sevmezsin. Herhangi bir bildik şehre de girmiyeceğiz. Çünkü bu durumda halk bir müslüman bir yahudiye arkadaşlık etmiş, onu dost seçmiştir, derler. Beraber çölde, bayırda, tenha yerlerde dolaşacağız ve beraberimize hiçbir yiyecek maddesi de almayacağız. İşte şartım bunlardır! Ne buyurursunuz?


İbrâhim El-Havvas Hazretleri:

— Dediğin gibi olsun, diye cevap verdi.

İslamdan Önceki Devirlerde Kadının Durumu



«Sen, İslâmın doğuşu ile hürriyetine kavuşan, Kur'an-ı Kerim'in gelişi ile kıymetin zirvesine ulaşan Hazret-i Muhammed Mustafa Sallallahu Aley­hi ve Sellem'in yüce hükümleriyle şe­ref kazanan muhterem kadınsın...»





Arabistan'da İslâmdan, önceki devirlerde kadının duru­mu yürekler acısı bir hal arzetmekte idi. Kız evlâtları diri diri toprağa gömülüp öldürülüyorlardı. Kadın mirastan mahrum bırakılmıştı. Kocası ölen bir kadına ceketini ilk atan kimse ona sahip çıkardı. Erkek ceketini kadının üzerine attı mı artık o kadına kayıtsız şartsız sahip olurdu. Kadına hürriyet hakkı ta­nınmazdı. Vicdan hürriyeti bakımından kadın erkekten çok aşağı bir yerde tutulurdu! Kız çocuğu ailede manevî yönden bir ar, bir yüz karası, maddî bakımından ise bir yük telâkki edilirdi. Bunun içindir ki, ailede sonsuz haklara sahip olan baba, kızını diri diri toprağa gömüp öldürmekte serbestçe hareket edebilirdi. Kızını bu şekilde öldürmekte hiç bir mahzur görül­mediği gibi, bu şeni işinden dolayı da herhangi bir cezaya çarptırılmaz, insanlar tarafından yadırganmazdı.

İslâm dini kısaca zikrettiğimiz ve kadınların tarih boyuncu maruz kaldıkları çeşitli kötü muamelelerden bir nebzesi olan bunları ve bunlara benzeyen hususlardan kadının aleyhinde işleyen kanun, örf ve âdetleri kökünden kazıyıp yok etmiştir. Kadına toplumdaki her türlü hakkını vermiştir. Bu gerçekle­rin ışığı altında, kadın hakları konusunda İslama iftira edip dil uzatanların ne kadar sapıtmış ve sapıttırılmış oldukları mey­dana çıkmış olur.




İslamda Kadın, Tesettür, İzdivaç
Hüseyin Suudi Erdoğan

Çile Yayınları




30 Kasım 2016 Çarşamba

Ölüm




Ebu Hüreyre (r.a.) den Resulullah (s.a.v.)'ın şöyle dediği rivayet olundu:

- Kıyamet gününde ölüm getirilip (köprünün) başında durdurularak:
- "Ey Cennet ehli!" denilir. Bunu işiten cennet ehli oldukları yerden çıkarılmaktan korkarak ve tüyleri ürpererek bakarlar. Sonra;

- "Ey cehennem ehli!" denilir. Bunlarda bulundukları cehennemden çıkarılacaklarına sevinerek sevinçle bakarlar. O sırada:

- "Bunu tanıyor musunuz?" denilir. Hepsi birden:
- "Evet, bu ölümdür" derler. Bunun üzerine ölüm boğazlandıktan sonra her iki gruba da:
- "Herkes olduğu yerde ebedi kalıcıdır. Asla ölüm yoktur." denilir.




Tergib Ve Terhib
Hadislerle İslam

Telif: İmam Hafız El-Münziri

Huzur Yayınevi




29 Kasım 2016 Salı

En Büyük Günahlardan




Abdullah ibn Amr (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S):

- "Büyük günâhların en büyüğünden birisi, kişinin anasına babasına la'net etmesidir" buyurdu.

Kendisine orada bulunanlar tarafından:

- Yâ Rasûlallah! İnsan anasına babasına nasıl la'net eder? denildi.

Rasûlullah:

- "O kimse birisinin babasına söver, o da karşılık olarak onun babasına söver; yine o kişi birisinin anasına söver, o da karşılık olarak onun anasına söver" buyurdu.




Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken



28 Kasım 2016 Pazartesi

Irz, Namus, Hayâ Ve Tesettür




Tanzimat’tan bu yana Batılı olmaya ve modern görünmeye çalıştık. Böylece ilerleyeceğimizi ve medenî olacağımızı zannettik. Hâlbuki umulanın tam aksiyle karşılaştık. Irz, namus, hayâ gibi hasletlerimizle beraber insanlığımızı da kaybettik. Çünkü asıl medeniyet kaynağı olan İslâmî hayattan uzaklaştık. Basının ve medyanın bildirdiklerine göre, kadınlara sataşma ve saldırılar artmaktadır. Nitekim 1992 yılında İstanbul’da gelir ve tahsili orta ve yüksek seviyede olan 500 kadınla, son senelerin moda tabiriyle, “cinsel taciz!” üzerine yapılan bir anketin neticeleri, insanı dahşete düşürecek seviyededir!


Kadınların;
— Size elle veya sözle sarkıntılık yapıldı mı? sorusuna, yüzde 76’sı “Evet” demiştir.

— Lâf atıldı mı? sorusuna da, yüzde 98’i “Evet” diye cevap vermiştir.


Emniyet Genel Müdürlüğü’nden alınan bilgiler de hiç içaçıcı değildir. Hatta “Çağdaş Hayatı Destekleme Derneği” bile bu vaziyetten bîzardır.


Fatih devrine gitmeye gerek yok 50-100 sene evvel bile böyle vakalar, şimdikine nazaran yok denecek kadar azdı. Bir sarkıntılık ve tecâvüz olsa, kıyâmet kopardı. Peki, nasıl oldu da biz bu hâle geldik?!

İşte kısa cevabı:

27 Kasım 2016 Pazar

Rüya





Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


Size Ne Verdiyse Onu Alın, Size Ne Yasak Ettiyse Ondan Da Sakının



Alkame şöyle demiştir; Abdullah ibn Mes'ûd, döğün yapan, yüzlerindeki tüyleri yoldurtan, güzellik için ön dişlerinin aralarını yontturan ve Allah'ın yarattığını değiştiren kadınlara la'net etmişti. (Bu la'netleme Esed oğullarından Ümmü Ya'kûb denilen kadına ulaştı.) Bunun üzerine Ümmü Ya'kûb, Abdullah'a:
—  Bu la'netleme nedir? dedi.

Abdullah:
— Ben Rasûlullah'ın la'net ettiği kimselere neye la'net etmeyeceğim? Hem bu Allah'ın Kitâbı'nda var! dedi.

Kadın:
—  Vallahi ben Mushaf'ın iki kabı arasında ne varsa okudum, fakat onu bulamadım, dedi.

Abdullah:
— Vallahi eğer sen onu gerçekte okuduysan, muhakkak onu bulmuşsundur: "Ve mâ âtâkumu'r-Rasûlu fe-huzûhu ve mâ nehâkum anhu fe'ntehû ( = O Rasûl size ne verdiyse onu alın, size ne yasak ettiyse ondan da sakının)' (el-Haşr: 7) âyetidir, dedi.



Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


İyilik Kötülük




Lokman a.s.: "Kötülük kötülükle söndürülür diyen yalan söylemiştir. Eğer bu kişi sözünde samimi ise bir ateşin yanında başka bir ateş yaksın. Bakalım bunlar birbirini söndürecek mi? Bilakis su ateşi söndürdüğü gibi, kötülüğü de iyilik söndürür."




Tenbihü'l Muğterrîn
Selef-i Sâlihînin Evliyâullahın Yüce Ahlâkı Hikmetli Sözleri

İmam Abdülvehhab Şârânî
Bedir Yayınevi






26 Kasım 2016 Cumartesi

Gıybet




"Kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin. Sizden herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah'tan korkun. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, çok merhametlidir." (el-Hucurât: 12)



Gıybet, bir kimsenin yokluğunda hoşlanmayacağı birşey söylemektir. Peygamber (S):

- "Gıybet nedir bilir misiniz?" buyurdu.

Sahâbîler:

- Allah ve Rasûlü en bilendir, dediler.

- "Kardeşini hoşlanmayacağı birşey ile anmandır." buyurdu.

- Ya söylediğim kardeşimde varsa? denildi.

- "Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun. Ve eğer söylediğin onda yoksa o vakit ona iftira etmiş olursun" buyurdu ki, bunu Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Neseî ve diğerleri de zikretmişlerdir...




Âyet gıybetin tab'an, aklen ve şer'an çirkinliğini tasvirdir. Gıybet edilen kimse gâib olup, söylenen söze şuuru bulunmamak ve o anda müdâfaa edecek vaziyette olmamak hasebiyle bir ölü, hem de kardeş olan bir ölü ve o vaziyette onun kötülüğünü söyleyerek gıybet ile haysiyetine saldırmak bir ölünün etlerini parçalayıp yemek kabilinden bir canavarlık olmak üzere tasvîr olunuyor... (Hakk Dîni).


Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken



25 Kasım 2016 Cuma

Fakirse Borç Ver, Zenginse İste




Bir mürit, bir pîre:
-  İnsanların devamlı ziyarete gelmesinden çok zahmet çekiyor ve gelip gitmeleri yüzünden kendime zaman ayıramıyorum, ne yapmalıyım? diye sordu.

Pîr şöyle cevap verdi:
- Gelen fakirse ona borç verip kendine borçlu kıl; yok zenginse ondan bir şeyler iste ki bir daha senin etrafında dolaşıp yanına gelmesinler. Çünkü borçlular borcunu, zenginler ise istediğin şeyi vermemek için korkularından bir daha yanına uğramazlar. Dolayısıyla böylece ikisinden de kurtulursun.




Gülistan'dan Seçmeler

Hazırlayan: Ozan Yılmaz
Hasbahçe



24 Kasım 2016 Perşembe

Söz Ve İş Hususunda İnsanlar Dört Kısma Ayrılır





Şu var ki, söz ve iş hususunda insanlar dört kısma ayrılırlar.

Birincisi, iş görmeyip çok söyleyenler. Bunlar münafık veya geveze takımıdırlar. 
İkincisi, konuşmaz, fakat iş yapar. Bunlar civanmert, yüksek ahlak takımıdırlar. 
Üçüncüsü, hem söyler hem iş yapar. Bunlar alelâde kişilerdir. 
Dördüncüsü ne söyler, ne iş yapar. Bunlar ise, en alçak, en fena olanlardır.




Kelile Ve Dimne
Beydeba

Bedir Yayınevi



23 Kasım 2016 Çarşamba

Kilise Müziği Yerine Tasavvuf Müziği



Sirkeci Hoca Paşa Camii avlusunda, Regaib Kandili kutlamaları çerçevesinde, kadın erkek karışık müzisyenler tarafından “tasavvuf müziği” konseri verilmesi rezaletinden sonra, biraz da tasavvuf müziğinin dinimizdeki yerinden bahsetmek istiyorum.

Asırlardır, kandil geceleri, Kur’an-ı kerim okunarak, namaz kılınarak, mevlid okunarak, fakir fukara sevindirilerek ihya edilirdi. Artık bunlar geride kalacakmış. Batı ile her konuda “diyalog” kuruyoruz ya, dinlerarası “hoşgörü” tesis ediyoruz ya, bunun için onlara dini açıdan da benzememiz, uyum içinde olmamız lazımmış. Madem ki onlar Kilisede, ibadet olarak “Kilise müziği” çalıyorlar, bizim de, aynı gaye ile “tasavvuf müziği” çalmamız gerekiyormuş. Bundan böyle, kandil geceleri böyle kutlanacakmış!

Daha önce de, ilahiyatçı bir profesör yazısında, “Camilerde, resim sergileri açılmalı, klasik müzik, tasavvuf müziği konserleri verilmelidir. Yirmi birinci yüz yılda yaşıyoruz, dinde de değişim şart. Bunun için Kur'an felsefeleşmeli, Kur'an tefsirleri yeniden gözden geçirilmeli, zamana göre yeniden yorumlanmalıdır. Ben Londra’da kilisede, felsefe konuşmaları, Beethoven ve Mozarttan örnekler dinledim. Resim sergileri izledim. Kilisede olanlar, camide de olmalıdır.” diyordu.

Bütün bunlar, dinde reform yapılarak İslamiyetin protestanlaştırılması, kiliseye benzetilmesi gayretleridir. Halbuki müziğin her çeşidi Hıristiyanlık da dahil bütün dinlerde yasaktı.

Hıristiyanlık gibi bozulmuş, aslından uzaklaşmış dinlerde, ruhlar beslenemediği için, müziğe yönelindi; nefse hoş gelmesi ruhanî tesir sanıldı. İncilin yasakladığı müziği, papazlar, Hıristiyanlığa soktu. Bu şekilde Kilise cazib hale getirilmeye çalışıldı.

Batıdaki müzik, Kilise müziğinden doğdu. Bugün yeryüzünü kaplıyan bozuk dinlerin hemen hepsinde, müzik ibadet hâlini almıştır. Müzikle, nefsler keyiflenmekte, şehvânî duygular rahat bulmakta, ruhun gıdası olan ibadetler unutulmakta, insanları, alkolikler ve morfinmanlar gibi gaflet içinde, uyuşuk yaşatmakta, böylece çok kimsenin ebedî saadetten mahrum kalmasına sebep olmaktadır. Dinimiz insanları bu felaketten korumuştur. Eğer müzik dine girerse, bu dinin gerçek İslamiyetle bir ilgisinin kalmadığını anlamalıdır.

Aletsiz, çalgısız nağmeli sese teganni denir. Alet ile, çalgı ile birlikte olan insan sesine gına yani müzik denir. Gına haramdır. Gına ve teganni hakkında hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “İlk teganni eden şeytandır.” (Taberânî) “Gına, suyun sebzeyi yeşertmesi gibi kalbde nifak hasıl eder.” (Beyhekî)

Dinimizde tasavvuf müziği diye bir şey yoktur. Müzik, azgın nefsin gıdası, ruhun zehiridir. Kalbi karartır. İslâmiyetten ve tasavvuftan haberi olmayan kimseler, dini, dünya kazançlarına alet edip tasavvufa, hatta ibâdetlere, mistik bir hareket olarak müzik sokmuşlardır. Müzik ile, ney ile ilgileri olmamasına rağmen, Mevlana hazretleri gibi tasavvuf büyüklerini de kendilerine alet etmişlerdir.

Kitab-ül-kırare’deki hadis-i şerifte, kıyamet alametleri sayılırken, “Kur'an-ı kerim mizmardan, yani çalgı aletlerinden okunur. Tecvid ile, güzel okuyanları, dine uyan hafızları dinlemeyip, musiki ile şarkı gibi okuyanları dinlerler” buyuruluyor. (Tergib-üs-salât)

22 Kasım 2016 Salı

Hastalıklar




Hastalık Bir Cezadır

"(Ey İman Edenler! Allah'ın vâdettiği sevaba ulaşmak) ne sizin boş umutlarınızla ve ne de ehl-i kitabın boş umutlarıyladır. Her kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalanır..." âyeti nazil olunca, Ebû Bekir (r.a.):Yâ Rasûlallâh! Bu âyetten sonra hâlimiz ne olur?" diye endişesini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Aleyhis-Selâm: "Ey Ebû Bekir! Allah seni bağışlasın! Sen hastalanmaz mısın, sen bir işten dolayı zahmet çekmez misin, sen bir şeye üzülmez misin, sana belâ ve musibet isabet etmez mi?" diye sordu. Hz. Ebû Bekir de: "Evet" diye cevap verince, Peygamber Aleyhis-Selâm: "İşte bunlar işlediğiniz kötülüklerin karşılığı cezalardır..." buyurdu.



* "İnsan, yüce Allah'tan sıhhat ve afiyet istemelidir. Eğer kaderinde hastalık varsa, buna da rıza göstermeli, sabır ve tahammül ile karşılamalıdır."


* "Hastalık, insanın tevbe etmesi, Rabbine karşı sadâkati, günahlarının affı ve derecesinin yükselmesi için en kuvvetli bir sebeptir."


* Hâris-i Muhâsibî (r.a.) şöyle demiştir: "Hastalık, günahkar kimseler için ceza; günahlardan tevbe edenler için bir temizlik; temizler için ise derecelerinin yükselmesidir."


* "Şüphesiz ki mümin kimseye bir hastalık isabet edip, sonra Yüce Allah o kimseye sıhhat ve afiyet verirse, o hastalık geçmiş günahlarından bazılarına keffâret ve gelecek için dahi bir ders (öğüt) olur. Münafık kimse de hastalanıp sonra afiyet bulursa, sahibinin bağlayıp sonra salıverdiği deve gibidir. Niçin bağlandığını ve niçin salıverildiğini bilmez."


21 Kasım 2016 Pazartesi

Cennet




-"Cennette bir ağaç vardır, gövdesi altın, dalları yeşil zümrüt ve incidir. Rüzgar esince dallardan öyle güzel sesler çıkar ki, hiç kimse öyle güzel ses işitmemiştir."

-"Cennette kişi kuş yemek isteyince, Horasan devesi gibi bir kuş ateş ve duman değmeden pişmiş olarak sofrasına gelir. Ondan doyuncaya kadar yedikten sonra, tekrar uçar gider."



Tergib Ve Terhib
Hadislerle İslam

Telif: İmam Hafız El-Münziri

Huzur Yayınevi


Ölüye Dua Etmek Ve İyiliğini Anmak




Enes (r.a.) anlatıyor: Bir cenaze getirildi. İyilikleri sayıldı. Allah'ın  Resulü:
- "Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu" buyurdu. Sonra başka bir cenaze getirildi. Kötülükleri sayıldı. Yine Allah'ın Resulü (s.a.v.) üç defa:
- "Vacip oldu" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
- "Anam babam sana feda olsun ya Resulallah! Bir cenaze getirilip iyilikleri anılınca, üç kere "vacip oldu", başka bir cenaze getirilip kötülükleri anılınca yine üç kere "vacip oldu" buyurdunuz? deyince:

- "Siz kimin iyiliklerini söyler -şahitlik eder- seniz ona cennet, kimin de kötülüğünü söyler -aleyhine şahitlik eder- seniz ona da cehennem vacip olur. Siz yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz" diye karşılık verdi.


***


Ebu Hüreyre (r.a.)'den Resulullah (s.a.v.)'ın Rabbinden şöyle rivayet ettiği bildirildi:

- "Müslüman ölür de en yakın komşularından üç ev, hayırlı olduğuna dair şahitlik ederse, Allah Teala da: "Ben kullarımın bildikleri konulardaki şahitliklerini kabul, kendi bildiklerimi de affettim." buyurur."


***

İbn Ömer (r.a.)'in rivayetine göre Resulullah (s.a.v.):
- "Ölülerinizin iyiliklerini anınız, ayıplarını söylemeyiniz" buyurdu.

Ümmü Seleme (r.anha)'den Resulullah (s.a.v.)'ın:
- "Cenazede bulunduğunuzda hayırlı sözler söyleyiniz. Şüphesiz ki melekler, sizin söylediğinize "amin" derler -kabul edilmesini Allah'tan isterler-" buyurduğu rivayet olundu.




Tergib Ve Terhib
Hadislerle İslam

Huzur Yayınevi



17 Kasım 2016 Perşembe

Uzlet





Cemiyet hayatından uzaklaştığı için annesi tarafından azarlanan Davud et-Tâi şöyle der:

"Çünkü ben küçüklerin büyüklerine saygı göstermediklerini, bana kızan bir kardeşimin beni yermek için birbir kusurlarımı sayıp döktüğünü görünce bu yola başvurdum."



İbrahim b. Edhem'in görüşü:

" İnsanlardan uzaklaşmakta en azından bir kötülüğü görüp onu eleştirme zorunda kalmama gibi bir fayda vardır."



Mekhûl'ün görüşü:

"İnsanlarla birlikte olmanın faydalı yönleri olsa da, onlardan uzak durmak kişinin dini selameti için daha sağlıklı bir yoldur."




Tenbihü'l Muğterrîn
Selef-i Sâlihînin Evliyâullahın Yüce Ahlâkı Hikmetli Sözleri

İmam Abdülvehhab Şârânî

Bedir Yayınevi



16 Kasım 2016 Çarşamba

!!!





Ebu Hüreyre (r.a.) Resulullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etti:

"Başkasının evinde gösterilmeyen yere bakanın gözünü patlatsalar yerindedir."




Tergib Ve Terhib
İmam Hafız El-Münzirî

Huzur Yayınevi



İyiliklerim Nerede?




Said b. Cübeyr r.h. şöyle der:

"Pek çok iyilikler yapmış kul kıyamet günü bunları amel defterinin sayfalarında göremeyince 'Yâ Rabbi iyiliklerim nerede? diye sızlanır. Kendisine cevap verilir:

" İnsanları onlardan habersiz çekiştirmen yüzünden silindiler."




Tenbihü'l Muğterrîn
Selef-i Sâlihînin Evliyâullahın Yüce Ahlâkı Hikmetli Sözleri

İmam Abdülvehhab Şârânî
Bedir Yayınevi


14 Kasım 2016 Pazartesi

Kapıdaki "eşek"




Efendinin biri, bir gün bir dostunu ziyarete gider. Defalarca çaldığı halde kapıyı kimse açmaz. Belli ki evde kimsecikler yoktur. Efendi, uzakça bir yerden geldiği için, bu duruma fena halde öfkelenir. Ayrılırken kapıya "eşek" kelimesini yazar. Birkaç gün sonra ev sahibiyle karşılaşınca, aralarında şöyle bir konuşma geçer:

- Geçen gün sizi ziyarete gelmiştim. Ne yazık ki bulamadım.
- Evet, öyle olmuş.
- Yahu, siz geldiğimi nereden biliyorsunuz?
- Kapıya isminizi yazıp teşrif ettiğinizi haber vermişsiniz.



Tebessüm Ve Tefekkür
Dursun Gürlek

Kubbealtı




13 Kasım 2016 Pazar

Sapan



Bize Vekî ve Yezîd ibn Hârûn tahdîs ettiler. Lafız Yezîd'indir: Onlar da Kehmes ibnu'l-Hasen'den; o da Abdullah ibn Bureyde'den; o da Abdullah ibnu Mugaffel (r)'den. Abdullah ibnu Mugaffel (r) bir kimseyi sapan ile taş atarken gördü de ona:

- Böyle taş atma! Çünkü Rasûlullah (s) böyle sapan ile taş atmaktan (ümmetini) nehyetti -yâhud sapanla taş atmayı çirkin görürdü- demiştir.

Râvî İbn Mugaffel devamla:
- Şübhesiz bu sapan taşıyle ne av avlanır, ne de düşman paralanır ve öldürülür. Ancak bu taş bâzen diş kırar bazen de göz çıkarır, demiştir.

Abdullah ibn Mugaffel bunun ardından bir müddet sonra o kimseyi yine sapanla taş atarken görmüş de ona:
- Ben sana Rasûlullah (s)'ın sapan taşı atmayı nehyettiği -yâhud bu atışı çirkin gördüğünü- tahdîs edip söylüyorum da sen hala atmaya devam ediyorsun! Artık seninle bundan sonra şu kadar şu kadar zaman konuşmam! demiştir.(*)



(*) Hadîs başlığı tavzih etmektedir. Bu hadîsi Abdullah ibn Mugaffel'den büyük bir Türk âlimi ve hâkimi Ebû Sehl Abdullah ibn Bureyde rivayet etmiştir. İbn Bureyde Eslemî'dir. Gerek kendisi, gerek büyük kardeşi Süleyman ibn Bureyde büyük bir medeniyet merkezi olan Merv'de ve Türk camiasında uzun zaman hâkimlik yapmışlardır. Bu sebeble Mervezî nisbetiyle meşhurdurlar. İlk önce Süleyman ibn Bureyde kaadı olmuş ve yüzbeş târihinde vefat etmiş, sonra Abdullah kaadı olup bu vazifede iken yüzonbeş târihinde vefat etmiştir.

Sapanla taş atılarak vurulan hayvan etinin haram olması, âyette haram olduğu beyân edilen "Mevkûze", yânî tokaçla ve sopa ile vurularak öldürülen hayvan nev'inden olması i'tibâriyledir. Bir de baş tarafta geçen el-Mâide: 94. âyette halâl av, "Ellerinizle tuttuğunuz ve mızraklarınızla vurduğunuz"  diye vasıflamıştır. Sapanla vurulan hayvan bu av sıfatını hâiz değildir, mevkûzedir. Mevkûze de halâl değildir. Meğer ki, hayvan ölmeden yetişilip diri iken kesilmiş olsun. Böyle olursa etini yemek caizdir.
Bu hadîsin içine aldığı mühim bir hüküm de  Abdullah ibn Mugaffel'in sapan atan kimseye "Artık bundan sonra seninle asla konuşmam" deyip küsmesidir.




Sahîh-i Buhârî Ve Tercemesi

Ötüken


12 Kasım 2016 Cumartesi

Ekmek


Ekmek


Peygamber Aleyhis-Selâm zamanında Medine Halkı'nın yediği umumiyetle arpa ekmeği idi. Buğday ekmeği ise pek kıymetli ve pek az bulunuyordu.

Hz. Ömer (r.a.); buğday ununun elenerek kepeğinin çıkarılmasını yasaklamış ve şöyle demiştir: "Bizler yakın zamana kadar arpa ekmeği yiyorduk. Şam'ın esmer buğdayını olduğu gibi yemeye razı değilmisiniz ki, onu eleyip kepeğini çıkarmaya çalışıyorsunuz?"


Hz. İsâ aleyhis-selam da ümmetine şöyle tavsiyede bulunmuştur: "Ey İsrail oğulları! Saf su içiniz, toprakta yetişen yeşil sebzeleri ve arpa ekmeğini yeyiniz. Buğday ekmeğinden sakınınız. Çünkü sizler onun şükrünü yerine getiremezsiniz!"


İbniAbbas Hz.'leri demiştir ki: "Peygamber Aleyhis-Selâm bir kaç gün bir şey yemeden gecelerdi. Ailesi akşam vakti olduğunda ona yedirecek bir şey bulamazlardı. Çoğu kez ekmekleri arpa ekmeği olurdu"

Hz. Aişe Validemiz de: "Muhammed Aleyhis-Selam'ın ev halkı, Medine'ye hicret ettikleri günden, Rasûlullah vefat edinceye kadar, üç gece üst üste buğday ekmeğinden karınlarını doyurmadılar" demiştir.

İnsan hayatı ve sağlığı açısından son derece önemli olan ekmek hakkında Peygamber Aleyhis-Selâm: "Ekmeğe saygı gösteriniz! Çünkü yüce Allah onu göklerin bereketlerinden indirmiştir" buyurmuştur.


Kepekli Ekmek:

Ebû Hazım (r.a.) şöyle anlatır: "Ben bir defasında Sehl İbni Sâd'a: "Sen elenmiş undan yapılmış beyaz (buğday) ekmeği gördün mü?" diye sordum. Sehl: "Peygamber Aleyhis-Selâm vefat edinceye kadar, elenmiş undan yapılmış beyaz buğday ekmeği görmedim" dedi. Ben: "Peki Peygamber Aleyhis-Selâm hayatta iken Sahabelerin un elemek için elekleri var mıydı?" diye sordum. Sehl: "Peygamber Aleyhis-Selâm vefat edinceye kadar ben hiç bir un eleği görmedim" dedi. Ben: "O halde siz arpa ununu elenmemiş olarak nasıl yerdiniz?" diye tekrar sordum. Sehl: "Evet biz (el değirmeninde övütülen) arpa ununu, kepeği gitsin diye üflerdik. Böylece unun kepeğinden uçan uçardı, kalan kepekli unu su ile karıştırıp yoğururduk" dedi!

* Kepekli ekmeğin sağlık için faydalı olduğu tıbben sabittir. Bu bakımdan sahabenin ekmeği kepekli olarak yemeleri sağlık açısından pek isabetli ve faydalı olmuştur.






Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi
Ali Rıza Karabulut

Akabe Kitabevi



11 Kasım 2016 Cuma

Bid'at




Hz. Aişe'den (r.anha) şöyle rivayet olundu; Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Kim şu dinimizde olmayan bir şeyi ihdas ederse (uydurursa) o reddedilir."



Ebu Davud'un rivayetinde hadisin lafzı şu şekildedir:

"Kim dinimizde olmayan bir işi din adına yaparsa, o kabul edilmez."



İbn Mâce ve Müslim'in bir rivayeti de şöyledir:

"Bir kimse dinimize uymayan bir amel yaparsa, o kabul edilmez."



Tergib Ve Terhib
İmam Hafız El-Münzirî

Huzur Yayınevi


10 Kasım 2016 Perşembe

Şiir




"El-Avâm, ke’l-hevâm, yüncerrûne bi şi‘irin vâhid."




Halk, böcekler gibidir, bir şiirle (hoş ve tatlı, güzel ve yaldızlı bir sözle istenilen yöne) çekilip götürülürler.


Lâ edri







9 Kasım 2016 Çarşamba

Günahlar Ve Mağfiret


Çoban Mustafa Paşa Camii


Şeyh Ebi Hasan Şâzeli hazretlerine biri gelip etrafında bazı günahların işlendiğini çok garip görerek anlatınca, Şeyh hazretleri çok şaşarak:

"Acaba sen Cenab-ı Hakk'ın mülkü olan bu âlemde isyan olmamasını mı istiyorsun? Hiç günah işlenmemesini mi arzu ediyorsun? Hâlbuki Allah'ın ülkesinde günah olmamasını arzu etmek, Cenab-ı Hakk'ın mağfiretinin, Muhammedî şefaatin olmamasını istemek demektir. Bu, hikmete uygun düşmez. Zira çok günahkar vardır ki sayısız günah işlediği halde yine affa ve mağfirete nâil olur." demiştir.




Hikem-i Atâiyye Şerhi
Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap


8 Kasım 2016 Salı

Güzel Koku (Tıyb)




Güzel koku, ruhun gıdasıdır. Güzel koku; kalbe, dimağa ve diğer iç organlara faydalıdır.  Kalbi ferahlatır, nefsi neşelendirir, ruha kuvvet verir. Güzel koku, ruh için en uygun birşeydir. Güzel koku ile güzel ruh arasında yakın bir ilişki vardır. Güzel koku, güzeller güzeli Peygamber Aleyhis-Selâm'ın dünyada en çok sevdiği iki güzel şeyden birisidir Nitekim bir Hadîs-i Şerifte:

"Her kime güzel koku ikram edilirse, geri çevirmesin! Çünkü kokusu güzel, taşınması ise kolaydır" buyrulmuştur.

* Duyular, güzel koku ile güç ve kuvvet kazanırlar. Ruh; güzel şeyler yeyip içmekle, sevinç ve neşe ile, sevdikleri ile beraber olmakla, hoşlandığı şeylerin meydana gelmesiyle güç ve kuvvet kazandığı gibi; nefret ettiği kimselerle beraber olmaktan, üzüntü ve kederden dolayı da kuvvetleri zayıflar, gam ve keder meydana getirir. Koruyucu hekimlik açısından, sağlığı korumak ve pek çok kederi ve sebeplerini yok etmede -tabiatındaki özellik- sebebiyle, güzel kokunun önemli bir etkisi vardır.

* Sahabeler, güzel kokuların dişisini sevmezler, erkeğini kullanmakta bir sakınca görmezlerdi. Dişisi renk veren ve kadınlara mahsus kokulardır. Erkeği ise misk, öd ve kafur gibi renk vermeyen erkeklere mahsus güzel kokulardır.

6 Kasım 2016 Pazar

Elhamdülillah



Ey sâlik, Cenab-ı Hak sana verdiğinde ihsanını, vermediğinde kahrını göstermiş, her iki halde de sana kendini bildirmiş ve nazar etmiştir.



Hikem-i Atâiyye Şerhi
Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap



4 Kasım 2016 Cuma

Tasavvufta Şiir Ve Musiki



İslam’da şiir ve musiki ile ilgili iki ana görüş vardır. (Bkz. Kınalızade Ali Efendi, Ahlâk-ı Âlâî, Devlet ve Aile Ahlakı) Bunları İmam Gazali ve İmam Rabbani’nin (k. esrarahüma) görüşleri olarak, ya da tasavvufta Cehrî ve Hafî yolların görüşleri başlığı altında ele alabiliriz.

a) Zikr-i cehri ile alakadar olan yollarda şiir, şair ve musikinin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bunlar musiki ile ilgili birinci görüşü tercih etmişlerdir. Onlara göre, eğer şiir Allah’ı ve ahireti hatırlatıyorsa makbul, nefsani duyguları-arzuları kamçılıyorsa reddolunur. Mesela daha çok kavlî kerametleriyle meşhur olan Yunus Emre, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve emsallerinin şiirleri gibi…

b) Zikr-i hafi ile alakadar olan yollarda ise şiire bakış ve bu yolun büyükleri tarafından yapılan değerlendirmeler oldukça farklıdır. Onlar ikinci yolu tercih etmişlerdir. Yani şiirin, musikinin hiçbir türü ile ilgilenmemişlerdir. Mesela İlahi ve Mevlid’le ilgili İmam-ı Rabbani hazretlerinin Şah-ı Nakşibend hazretlerinden naklen verdiği cevap (mealen) çok dikkat çekicidir: ‘Bizim yolumuzun dışındaki büyükler bu gibi şeylerle meşgul olmuşlardır, red ve inkâr etmeyiz. Bizim yolumuzun büyükleri ise bunlarla meşgul olmamışlardır, kabul etmeyiz.’

Kötülük




Ey sâlik, bazen kötülükte bulunabilirsin. Fakat hâli senden daha kötü biriyle arkadaşlık yapman sana o kötülüğü iyilik olarak gösterir.




Hikem-i Atâiyye Şerhi
Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap


2 Kasım 2016 Çarşamba

Nasıl?




Yarabbi, varlığı sana muhtaç olan bir şeyle sana nasıl delil getirilir? Senden başka bir şeyin zuhuru mümkün müdür ki, o seni izhar ve ispat etsin? Ne zaman kayboldun ki, seni gösterecek bir delile muhtaç olasın? Ne zaman uzaklaştın ki, eserlerin seni buldursun?



Hikem-i Atâiyye Şerhi
Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir

Sufi Kitap




1 Kasım 2016 Salı

Stratejik ve Taktik Propaganda





Müttefiklerin Birinci Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde uy­guladıkları stratejik propaganda dünya çapında ve özellikle Os­manlı coğrafyasında etkisini gösterirken, aynı hız ve yoğun­lukta cephede de taktik propaganda faaliyetleri devam etmiş­tir. Çanakkale Cephesi'nde gerek Müttefikler, gerekse Osmanlı Devleti propagandalarında daha çok broşürler, mektup şek­linde beyannameler kullanmıştır. Uçaklar ve balonlarla her iki taraf birbirlerinin bölgelerine ve özellikle siperlere propaganda malzemesi atmıştır. Bununla cephedeki askerin savunma ve ta­arruz gücünü zayıflatmak, savaşmaktan vazgeçirmek amacı gü­dülmektedir.


İngilizlerin bu faaliyetlerine karşı Osmanlılar da boş durma­mış ve karşı propaganda bildirileri ile müttefiklerin askerlerini et­kilemeye çalışmışlardır. İngiliz sömürgesi Müslüman ülkelerin halkı kandırılarak Çanakkale Savaşları'nda kullanılmıştır. Sömür­gelerden getirilen Müslümanlar Çanakkale'ye Almanlarla savaş­mak için geldiklerine inanıyorlardı. Propagandaya göre Alman­lar İslâm halifesini esir almışlar ve Hindi Müslüman askerler de halifeyi kurtaracaklardır. İngilizler bunun dinî bir borç olduğu­nu telkin etmiş ve onları buna inandırmışlardı. İngilizlerin bu hi­lesini fark eden Osmanlılar, Çanakkale Cephesi'nde müezzinlere ezan okutarak Müslüman askerlere mesaj vermişlerdir. Ezan se­sini duyan sömürge askerleri irkilmiş ve Almanlarla savaşmadıklarını fark ederek gevşemişler ve pişmanlık duymaya, hatta İngilizlere kin beslemeye bile başlamışlardı. Onların bu isteksizlikle­rini fark eden İngilizler ve Fransızlar, Müslüman askerleri yavaş yavaş cephe gerisinde kullanmaya başlamıştır.



Propaganda genel olarak "stratejik" ve "taktik" propaganda olarak ikiye ayrılır. Stratejik propaganda savaş hatlarının çok ge­risinde, ülke içine ve halka yöneltilir ve tesir alanı çok geniştir. Taktik propaganda ise savaş alanına yakın halka ve özellikle sava­şan askerî birliklere yönelik yapılır.



Böyle Aldattılar

İngilizlerin sömürgelerinden ve bilhassa Hindistan'dan getir­dikleri askerler, Müslüman Hintlilerdi. İngilizler bu Müslüman askerler için bazı gemileri cami haline getirmişlerdi. Hattâ Müs­lüman askerlere beş vakit namaz kıldırıp oruç tutturmaktaydılar, ingilizler Müslüman askerlerin her türlü ihtiyaçlarını karşılıyor, elbiselerine, yiyecek ve içeceklerine çok büyük özen gösteriyorlardı. Öyle ki, bu Müslüman Hintli askerler kiminle savaştıklarının bile farkında değillerdi. Bazı istihbarat raporlarında yazılı olduğuna göre ingilizler onları: "Siz sadece Almanlarla savaş ede­ceksiniz!" diye kandırıyorlardı. İngilizler, Müslüman askerler al­datıldıklarını anlamasınlar diye çok sıkı tedbirler de almışlardı. Adetâ dünya ile alakaları kesilmiş gibiydi. Osmanlı Devleti de aldatılmış bu Müslümanları ikaz etmek için uçaklardan Arapça ve Hint lisanı ile yazılmış kağıtlar atarak onların esasen Halîfe-i Müslimîn ve onun ordusuna karşı savaşmaya getirildiklerini an­latmaya çalışıyordu.


Doç. Dr. Hamit Pehlivanlı



Osmanlı'nın Son Kilidi Çanakkale 2
Editörler: Harun Tuncer – Ahmet Temiz 

Çamlıca Basım